Turnuva salonlarında oyunlar saatinde başlar ama bazı maçlar çok daha önce biter. Taşlar dizilir, saatler kuruludur, hakem “başlayabilirsiniz” der. Her şey hazırdır. Ama bazı çocuklar için oyun o anda başlamaz; çoktan bitmiştir. Çünkü onlar masaya otururken sadece rakiplerini değil, kafalarında büyüttükleri bir gölgeyi de karşılarına alırlar.
Oyun öncesi en sık duyulan sorulardan biri şudur: “Hocam rakibim kaç UKD?” Bu soru ilk bakışta masum görünür. Bir merak gibi durur. Oysa içinde gizli bir korku taşır. Çocuk aslında şunu sormuyordur: “Rakibimin puanı kaç?” Asıl sorduğu şudur: “Ben bu maçı kazanabilir miyim, yoksa daha başlamadan kaybettim mi?” Satrançta taşlar eşittir. Tahta herkese aynı başlangıcı sunar. Ama zihin eşit başlamaz. Bir çocuk rakibinin yüksek UKD’li olduğunu öğrendiği anda, henüz ilk hamle yapılmadan geri çekilir. Daha dikkatli oynamaya çalışırken daha hatalı oynar. Risk almaktan kaçınırken pozisyonu yavaş yavaş rakibine teslim eder. Sonra da şöyle der: “Zaten çok güçlüydü.” Oysa çoğu zaman kaybedilen şey oyun değildir. Kaybedilen şey, oyuna duyulan inançtır.
Turnuvalarda sık karşılaşılan bir başka sahne daha vardır. Daha önce aynı rakiple oynamış ve kaybetmiş bir çocuk, tekrar eşleştiğinde değişen hiçbir şey yokmuş gibi hisseder. Tahta aynıdır, taşlar aynıdır, hatta bazen konum bile benzerdir. Ama çocuk artık rakibini değil, geçmişte yaşadığı yenilgiyi oynuyordur. Her hamlede o eski hatanın gölgesi vardır. Rakip bir hamle yapar, çocuk sadece tahtaya bakmaz; hatırasına bakar. Böyle anlarda oyun tekrar edilmez, duygu tekrar edilir. Ve duygu çoğu zaman hamleden daha güçlüdür.
Satrançta ilginç bir gerçek vardır: Rakip ne kadar güçlü olursa olsun, sen onu olduğundan daha güçlü gördüğün anda aradaki fark açılır. Çünkü artık sadece taşlara karşı değil, zihninde büyüttüğün bir imaja karşı oynarsın. Bu imaj gerçek değildir ama etkisi gerçektir. Bir çocuğun kendine olan güvenini birkaç saniye içinde sıfırlayabilir. Turnuva salonlarında bazen şu cümleler dolaşır: “Bu çocuk çok iyi.” “Bu turnuvanın favorisi.” Bu sözler genelde iyi niyetle söylenir. Ama çocuk için bu bir bilgi değil, bir yüktür. Daha oyun başlamadan rakibine bir kimlik verilir. O kimliğin altında ezilen çocuk, kendi oyununu oynayamaz hale gelir. Tahtada iki oyuncu vardır ama aslında üçüncü bir şey daha vardır: algı. Yıllardır turnuva salonlarında aynı tabloyu defalarca gördüm. Aynı seviyede iki çocuk masaya oturur. Biri rakibinin kim olduğuna, kaç UKD olduğuna bakmaz. Tahtaya bakar. Hamleye odaklanır. Diğeri ise daha oyunun başında zihinsel olarak geri çekilmiştir. Aynı hatayı yapmaz belki ama daha kötüsünü yapar: hiç oynamaz. Oyun ilerledikçe fark açılır ve sonuç çoğu zaman beklenildiği gibi olur. Sonra herkes şunu söyler: “Zaten güçlüydü.” Oysa gerçek çoğu zaman daha basittir. Güç farkını belirleyen şey taşların dizilişi değil, zihnin duruşudur.
Çocuklara satranç öğretirken en çok üzerinde durulması gereken şeylerden biri de budur. Rakibin kim olduğu değil, senin nasıl oynadığın önemlidir. Ama bu cümleyi söylemek kolay, içini doldurmak zordur. Çünkü çocuklar yalnızca tahtadan değil, çevreden de etkilenir. Velinin bakışı, fısıldanan cümleler, rakip hakkında yapılan yorumlar… Hepsi çocuğun zihnine küçük işaretler bırakır. Bazen farkında olmadan çocuklara şu mesaj verilir: “Rakip senden daha iyi olabilir.” Çocuk da bunu alır, büyütür ve masaya o düşünceyle oturur. İşte asıl problem burada başlar. Oysa satranç, geçmişin değil anın oyunudur. Daha önce kaybetmiş olman, yine kaybedeceğin anlamına gelmez. Rakibinin yüksek UKD’li olması, o gün senden daha iyi oynayacağı anlamına gelmez. Tahta her oyunda yeniden kurulur. Ama zihin eski oyunu bırakmazsa, yeni oyun hiç başlamaz. Bu yüzden bazı çocuklar rakiplerine değil, kendi zihinlerinde oluşturdukları gölgelere yenilir. O gölgeler gerçek değildir ama sonuçları gerçektir. Bir hamleyi geciktirir, bir fikri bastırır, bir cesareti yok eder.
Satrançta en büyük farkı yaratan şey bazen bir hamle değildir. Bir düşüncedir. O düşünce doğruysa oyun açılır, yanlışsa oyun kapanır. Belki de en önemli gerçek şudur:
Bazı çocuklar kaybettikleri için üzülmez. Asıl üzücü olan, hiç gerçekten oynayamadan kaybetmeleridir. Çünkü bazı yenilgiler tahtada olur, bazıları ise daha ilk hamle yapılmadan.