İnsan, kontrol etme isteğini neredeyse doğuştan getirir. Daha çocukken başlar bu eğilim. Oyuncağını paylaşmak istemez, oyunun kurallarını kendi koymak ister, kaybettiğinde ise kuralları değiştirmeye kalkar. Kontrol, insana güven hissi verir. Her şeyin kendi elinde olduğunu düşünmek, hataları azaltacakmış gibi görünür. En azından zihin böyle bir rahatlatıcı hikâye anlatır. Oysa hayat, satranç tahtası kadar düzenli değildir; hamleler her zaman planlandığı gibi sonuçlanmaz.
Garry Kasparov’un oyunlarına bakıldığında bu kontrol arzusunu açıkça görmek mümkündür. Sadece iyi hamleler yapan bir oyuncu değildir; oyunu yöneten, rakibini kendi planlarının içine çeken bir zihindir. Açılıştan itibaren kontrolü ele geçirmek ister. Rakibine alan bırakmaz, nefes alacak boşluk tanımaz. Onun satrancı, bir mücadeleden çok bir hâkimiyet kurma sanatıdır. Kazanmak, yalnızca bir sonuç değil, sürecin doğal bir çıktısıdır. Süreci kontrol edenin sonucu da belirleyeceğine inanır.
Mesele tam da burada başlar: Gerçekten her şeyi kontrol etmek mümkün müdür? Satrançta bile bunun sınırları vardır. En güçlü oyuncular dahi beklenmedik bir hamle karşısında duraksar. Rakip, hesapların dışında bir yol seçtiğinde planlar bozulur. O an, kontrolün aslında sınırlı bir alan içinde geçerli olduğu ortaya çıkar. Tahtada 64 kare vardır, taşların hareketi bellidir; hayat ise sürekli değişen kurallarla ilerler. İnsanlar tahmin edilemez, şartlar aniden yön değiştirir, hesaplar çoğu zaman eksik kalır. Buna rağmen bazı insanlar hayatı da bir satranç oyunu gibi kurgular. Her şeyi planlamak, hesaplamak, öngörmek isterler. Bir şey ters gittiğinde daha fazla plan yaparak durumu düzeltmeye çalışırlar. Onlara göre sorun, yeterince kontrol edilmemiş olmaktır. Daha fazla kontrol, daha az hata; daha az hata ise daha huzurlu bir yaşam demektir.
Gerçek hayat bu denklemi kabul etmez. Kontrol arttıkça huzur çoğu zaman artmaz; aksine kaygı büyür. Her detayı yönetmek isteyen insan sürekli tetikte kalmak zorundadır. Her ihtimali düşünmeli, her riski hesaplamalı, her sapmayı düzeltmelidir. Bu zihinsel yük, insanı yorar. Zamanla yaşamak yerine yönetmeye başlar. Oysa hayat, yönetilecek bir proje değil, deneyimlenecek bir süreçtir. Kasparov’un kariyerinde bile bu gerilim hissedilir. Uzun yıllar zirvede kalmış, oyunu domine etmiş bir isimdir. Bu hâkimiyet aynı zamanda büyük bir baskı üretir. Sürekli kazanmak zorunda olmak, kontrolü kaybetme ihtimalini bir tehdit hâline getirir. Bir oyunu kaybetmek, yalnızca skorun değişmesi değildir; bazen kimliğin sarsılması gibi algılanır. Böyle anlarda kontrol, güç olmaktan çıkar, ağır bir yük hâline gelir.
Günlük hayatta da benzer bir döngü oluşur. Her şeyi kontrol etmeye çalışan insan, aslında sürekli bir kaybetme korkusuyla yaşar. Kontrol edemediği her unsur bir tehdit gibi görünür. İnsanlar, zaman, tesadüfler… Hepsi potansiyel bir risk alanına dönüşür. Bu bakış açısı, kişiyi yalnızlaştırır. Güvenmek zorlaşır; çünkü güvenmek, kontrolün bir kısmını bırakmayı gerektirir. Kontrol takıntısı olan biri için bu neredeyse kabul edilemez bir durumdur.
İroni şurada gizlidir: İnsan kontrol etmeye çalıştıkça aslında daha az kontrol sahibi olur. Hayatın doğal akışına direnmek, enerjiyi tüketir. Planlar yapılır, senaryolar hazırlanır, olasılıklar hesaplanır; fakat hayat bu planları çoğu zaman umursamaz. Beklenmedik olanı, küçük sapmaları, hatta kaosu sever. Bu kaos, kontrol etmeye çalışan zihin için en büyük tehdittir. Belki de mesele kontrol etmek değil, uyum sağlayabilmektir. Satrançta en iyi oyuncular sadece plan kuranlar değildir; aynı zamanda planlarını gerektiğinde değiştirebilenlerdir. Rakibin hamlesine göre yeni yollar bulabilenlerdir. Esneklik, çoğu zaman kontrolden daha değerlidir. Kontrol etmek yerine anlamaya çalışmak, yönetmek yerine sürecin parçası olmak… Huzur, büyük ölçüde bu dengede saklıdır. Kasparov’un satrançta yaptığı şey yalnızca kontrol kurmak değildir. Derin bir anlayış sergiler. Pozisyonu okumak, rakibi çözmek, doğru anda doğru kararı verebilmek… Bunlar sadece kontrol ile açıklanamaz. Burada bir denge vardır. Kontrol ile esneklik arasında kurulan ince bir denge.
Sürekli kazanmak mümkün değildir. Ne satrançta ne hayatta. Sürekli kontrol etmek de mümkün değildir. Üstelik çoğu zaman gerekli de değildir. Hayat, kazanılması gereken bir oyun değil, deneyimlenmesi gereken bir yolculuktur. Kontrol, doğru yerde ve doğru ölçüde kullanıldığında güçlü bir araçtır. Sınırları aşıldığında ise insanı kendi kurduğu sistemin içine hapseder. İnsan bazen en çok kendi kurduğu düzenin içinde kaybolur.
Geriye kalan soru oldukça sade ama rahatsız edicidir: İnsan gerçekten kontrol etmek mi ister, yoksa sadece güvende hissetmek mi? Çoğu zaman bu iki isteği birbirine karıştırır.