Kütüphanelerle anılan bir yazarın yolu neden sürekli bir satranç tahtasına çıkar? Jorge Luis Borges’in metinlerini okuyan herkes benzer bir his yaşar: Hikâye ilerler, ama sanki görünmeyen biri hamle yapıyordur. Karakterler yürür, karar verir, kaybeder, kazanır; fakat bütün bunların arkasında daha büyük bir düzen olduğu sezilir. Borges’in satrançla kurduğu bağ tam da burada başlar. Çünkü satranç yalnızca bir oyun değildir. Satranç, insanın kaderle yaptığı sessiz bir konuşmadır. Borges bir şiirinde satranç oyuncularından söz ederken aslında insanı anlatır. Taşları hareket ettiren oyuncu vardır, oyuncuyu yöneten irade vardır ve belki de hepsinin üstünde, kim olduğunu bilmediğimiz başka bir oyuncu daha… İşte edebiyatın en eski sorusu burada ortaya çıkar: Oyunu gerçekten kim oynuyor?
Satranç tahtasına dikkatle bakıldığında küçük bir evren görülür. Kurallar nettir, her taşın sınırı bellidir: Fil çapraz gider, kale düz ilerler, at ise herkesi şaşırtarak sıçrar. İnsan hayatı da ilk bakışta böyledir: Toplum kurallar koyar, roller belirler, yollar çizer. Fakat oyun başladığında hiçbir şey kitapta yazdığı gibi ilerlemez. Borges’i büyüleyen şey, düzen ile belirsizliğin aynı anda var olmasıdır. Bir satranç oyuncusu oyuna başladığında geleceği kontrol ettiğini düşünür. Plan yapar, varyant hesaplar, rakibini yönlendirdiğine inanır. Ama birkaç hamle sonra beklenmeyen bir fikir ortaya çıkar. Küçük bir hata bütün planı bozar. İşte o anda insan şunu fark eder: Kontrol sandığımız şey, çoğu zaman bir yanılsamadır. Borges’in hikâyelerinde karakterler sık sık labirentlerde kaybolur. Sonsuz kütüphaneler, tekrar eden zamanlar, birbirinin içine geçen gerçeklikler… Bunların hepsi bir satranç partisinin edebî karşılığı gibidir. Oyuncu da oyunun ortasında aynı hissi yaşar: Tahta büyür, ihtimaller çoğalır, doğru yol giderek belirsizleşir. Her hamle yeni bir hikâye doğurur, ama başka ihtimalleri yok eder.
Satranç yazarlığa da şaşırtıcı derecede benzer. Bir yazar cümleyi kurduğunda yüzlerce başka cümleden vazgeçmiştir. Bir oyuncu hamleyi yaptığında ise geri dönüş yoktur. Ne romanda ne tahtada zaman geriye akmaz. Bu yüzden hem edebiyat hem satranç cesaret ister. Çünkü seçim yapmak, diğer ihtimalleri geride bırakmaktır. Borges görme yetisini hayatının ilerleyen yıllarında büyük ölçüde kaybettiğinde bile satrançtan kopmadı. Görmeden oynanan bir oyun… Belki de insan hayatının en doğru tanımıdır bu. Hepimiz tam olarak görmeden karar veririz. Geleceği bilmeden ilerleriz. Bir sonraki hamlenin sonucundan hiçbir zaman emin olamayız.
Turnuva salonlarında dikkat çeken bir sessizlik vardır. Saatlerin tik tak sesi duyulur, taşların tahtaya değdiği o kısa ses yankılanır. Dışarıdan bakıldığında sakin görünür. Oysa oyuncunun zihninde büyük bir mücadele yaşanır. Borges’in metinleri de böyledir. Sessizdir, ama derindir, insanı fark etmeden düşünmeye zorlar. Belki de Borges satrançtan kaçamadı; çünkü satranç, insanın varoluş sorularını en sade hâliyle ortaya koyar: Güç nedir? Sabır nedir? Kaybetmek ne öğretir? Ve en önemlisi, özgürlük gerçekten var mıdır?
Şah oyundaki en önemli taştır, ama en sınırlı hareket eden odur. Bu çelişki bile güçlü bir metafordur. Hayatta da çoğu zaman en büyük sorumluluğu taşıyanların hareket alanı dardır. Buna karşılık piyon küçüktür, değersiz görünür, fakat yolun sonuna ulaşırsa vezire dönüşebilir. Küçük ihtimaller bazen kaderi değiştirir. Satranç oyuncuları bir gerçeği erken öğrenir: Her oyun kaybedilebilir, her oyun kazanılabilir. En iyi konum bile tek bir dikkatsizlikle çöker. Bu yüzden güçlü oyuncular kazanmayı değil, hataları anlamayı öğrenir. Edebiyat da insanın kusurlarını anlatır. Çünkü hikâyeler mükemmel insanlar hakkında değil, hata yapan insanlar hakkında yazılır.
Bir çocuk ilk kez satranç oynadığında yalnızca taş hareketlerini öğrenmez. Görünmeyeni düşünmeyi, sabretmeyi ve beklemeyi öğrenir. Aslında farkında olmadan kendi hikâyesini kurmaya başlar. Borges’in edebiyatı da okuyucudan tam olarak bunu ister. Satranç partisinin sonunda taşlar tekrar kutuya konur. Kazanan da kaybeden de aynı sessizlikle tahtadan kalkar. Oyun biter, ama düşünce devam eder. Çünkü asıl mücadele tahtada değil, insanın içinde yaşanır.
Belki bu yüzden Borges satrançtan kaçamadı. Çünkü satranç, insanın kendisiyle oynadığı en dürüst oyundur. Ve her parti bize aynı soruyu bırakır:
Hamleyi gerçekten biz mi yaptık, yoksa çoktan yazılmış bir hikâyenin içinde mi ilerliyoruz?