Satrançta en çok övülen şeyin zekâ olduğunu sanırlar. Parlak kombinasyonlar, beklenmedik fedalar, derin hesaplar… Oysa yıllardır çocuklarla aynı tahtanın başında otururken şunu gördüm: Oyunu kazandıran çoğu zaman zekâ değil, soğukkanlılıktır. Bilgi sizi belli bir yere kadar taşır; asıl farkı baskı altında zihnin nasıl davrandığı belirler. Tahta başında iki öğrenci oturur. İkisi de açılış çalışmıştır, ikisi de yüzlerce taktik çözmüştür. Fark genellikle bilgi düzeyi değildir. Fark, saat azaldığında zihnin daralıp daralmadığıdır. Hata yapıldığında toparlanıp toparlanamadığıdır. Kazanma ihtimali doğduğunda elin hızlanıp hızlanmadığıdır. İşte o an karakter devreye girer.
İlk turnuvasına çıkan çocuğu uzaktan tanırım. Omuzları gergindir, bakışları sabit değildir. Taşlara sert dokunur, saati hızlı basar, bildiği hamleyi bile karıştırır. O an anlarım ki mesele bilgi değil, duygu yönetimidir. Heyecan düşünceyi daraltır, korku hesaplamayı bozar, panik dikkati parçalar. Çocuk aslında bildiğini oynayamıyordur. Kaybettiği bir oyundan sonra yanıma gelir. “Hocam çok kötü oynadım.” der. O an hamleleri konuşmam. Önce sandalyeyi çekerim ve sakin bir sesle şunu söylerim: “Şimdi hiçbir hamleyi analiz etmiyoruz. Önce nefes alıyoruz.” Üç kez derin ve yavaş nefes… Çocuk şaşırır. Oyun bitmiştir, ama ders henüz başlamıştır. Ardından tek bir soru sorarım: “Kaybettiğin için mi üzgünsün, yoksa hata yaptığın için mi?” Çoğu çocuk bu soruya hemen cevap veremez. Çünkü duyguyla performansı birbirine karıştırmıştır. İşte o an ayırmayı öğrenir. Soğukkanlılık burada başlar: Duyguyu inkâr etmeden, onun yönetimine teslim olmadan kalabilmekte. Antrenmanlarda bunu bilinçli olarak çalıştırırım. Bazen süreyi özellikle kısaltırım. Saat tik tak ederken çocuk hızlanmak ister. “Hamle yapmadan önce elini dizine koy ve üç saniye bekle.” derim. İlk başta zor gelir. İçindeki aceleci ses bağırır, ama tekrar ederiz. Haftalarca… O üç saniye zamanla onun zihinsel freni olur. Başka bir derste bilerek kazanç pozisyonu veririm. “Şimdi en tehlikeli an.” derim, “Kazanacağını düşündüğün an.” Çocuk hemen bitirmek ister. Elini taşın üzerine koyar. “Dur!” derim. “Önce rakibin son şansını kontrol et.” Çünkü en çok hata, kazanma heyecanının yükseldiği anda yapılır. Rehavet de panik kadar tehlikelidir. Soğukkanlılık duygusuzluk değildir. Aksine duyguyu tanıyıp kontrol edebilmektir. Oyuncu korktuğunu bilir, ama korkuya göre hamle yapmaz. Heyecanlandığını hisseder, ama hızlanmaz. Hata yaptığında kendini yargılamak yerine pozisyona döner. Bu beceri bir günde oluşmaz. Defalarca dağılarak, defalarca analiz yaparak, defalarca yeniden deneyerek oluşur. Çocuk ilk kaybında ağlayabilir. İkinci kaybında sessizleşir. Üçüncüsünde analiz defterini açar. İşte o an anlarım ki ilerliyoruz. Çünkü artık tepki vermiyor, düşünüyor. Ona her zaman şunu söylerim: “Bugün oyunu değil, kendini kazandın.” Bu cümleyi anlaması zaman alır ama bir gün gerçekten kavrar.
Turnuva salonunda dolaşırken yalnızca taşları görmem. Masaların üzerinde görünmeyen bir mücadele vardır. Kim sabrediyor, kim acele ediyor, kim öfkesine yeniliyor… Kazanan çoğu zaman en yaratıcı olan değil, en dengeli olandır. Soğukkanlılık, en kritik anda zihni açık tutabilme becerisidir. Yıllar içinde şunu öğrendim: Soğukkanlılık doğuştan gelen bir özellik değildir. Eğitilen bir kas gibidir. Çalıştırdıkça güçlenir, ihmal edildikçe zayıflar. Aynı hatayı yapan bir çocukla tekrar tekrar aynı egzersizi yaparım. Çünkü karakter, tek bir derste değil, yüzlerce küçük deneyimde inşa edilir. Satranç bu açıdan benzersizdir. Çocuğa yalnızca doğru hamleyi öğretmez, yanlış hamle yaptıktan sonra nasıl ayağa kalkacağını da öğretir. Baskı altında düşünmeyi, zamanı yönetmeyi, duyguyu tanımayı öğretir. En önemlisi, tepki ile karar arasına mesafe koymayı öğretir. Hayat da farklı değildir. Öfkeyle verilen kararlar, panikle söylenen sözler, heyecanla yapılan tercihler… Çoğu zaman geri dönülmez izler bırakır. Sınav anında, iş görüşmesinde, önemli bir konuşmada… İnsan bildiğini uygulayamaz hâle gelir. Çünkü duygu zihnin önüne geçmiştir. Tahtada sakin kalmayı öğrenen çocuk, hayatta da kolay kolay dağılmaz. Bu yalnızca bir oyun becerisi değil, bir yaşam disiplinidir. Zor anlarda nefes alabilmek, düşünceyi berrak tutabilmek, acele etmemek… Bunlar kupadan daha değerlidir.
Ben çocuklara taş dizmeyi öğretmiyorum sadece. Onlara beklemeyi, toparlanmayı, yeniden başlamayı öğretiyorum. Çünkü biliyorum ki çoğu oyunu kazanan, en hızlı düşünen değil; en sakin kalabilendir. Soğukkanlılık yetenek değil, eğitimdir, inşa edilir, calışılır ve öğretilir. Tahta başında başlayan bu eğitim, hayatın her alanına taşınır.