Kayıt Ol Giriş
Makale

Satranç ve Çocuk: 2. Bölüm

Kaybetmeyi Öğrenen Çocuk: Duygusal Dayanıklılığın Sessiz İnşası

Satranç ve Çocuk: 2. Bölüm
Fatih Öztürk
05 Jan 2026
132 Okunma

Bir çocuğun satrançla gerçek anlamda tanıştığı an, kazandığı ilk maç değildir. O an, kaybettiği ilk maçtır. Çünkü satrançta kazanmak çoğu zaman yüzeyde kalır; kaybetmek ise derine iner. Masada yalnızca taşlar devrilmez, çocuğun duyguları da yerinden oynar. Yüz kızarır, gözler dolar, dudaklar titrer; kimi çocuk sandalyesini iter, kimi “Bir daha oynamıyorum.” cümlesini savurur. Dışarıdan bakıldığında bu sahne basit bir çocuk tepkisi gibi görünür. Oysa o an, çocuğun duygusal dünyasında sessiz ama çok önemli bir eşik aşılmaktadır.

Kaybetmek, yetişkinlerin bile baş etmekte zorlandığı bir deneyimken bir çocuktan bunu olgunlukla karşılamasını beklemek gerçekçi değildir. Hayatın birçok alanında kayıplar ertelenir, üstü örtülür ya da görmezden gelinir. Satranç ise bunu yapmaz. Kaybetmeyi çocuğun önüne net, sade ve kaçınılmaz bir biçimde koyar. Üstelik bunu güvenli bir ortamda yapar. Kimse bağırmaz, kimse not vermez, kimse “Yetersizsin!” demez. Sadece sonuç vardır ve o sonuçla baş başa kalan çocuk, ilk kez kendi duygularını tanımaya başlar. İlk dönemlerde kaybeden çocukların büyük kısmı benzer tepkiler verir. Suç genellikle dışarıdadır; rakip hile yapmıştır, taşlar saçmadır, oyun adil değildir. Bazen öfke oyunu öğreten kişiye yönelir. Bu tepkiler zayıflık değil, insan olmanın doğal refleksleridir. Yetişkinlerin çoğu da benzer savunma mekanizmalarını kullanır, yalnızca daha süslü gerekçelerle. Satranç, çocuğun bu refleksleri fark etmesini sağlar. Zamanla çocuk şunu öğrenir: Kaybettiyse, bir yerde yanlış yapmıştır. Bu kabul, sanılanın aksine özgüveni zedelemez. Aksine, çocuğun içsel gücünü artırır. Çünkü sorumluluk almak, insanı zayıflatmaz, onu güçlendirir.

Zaman geçtikçe kaybeden çocukların dili değişmeye başlar. “O kazandı.” cümlesinin yerini, “Ben burada hata yaptım.” alır. Eğitim açısından bu dönüşüm son derece kıymetlidir. Çocuk artık sonucu kontrol edemediği dış faktörlere değil, kendi davranışlarına bağlamaktadır. Bu bakış açısı yalnızca satranç masasında kalmaz. Derslere, arkadaş ilişkilerine, günlük hayattaki küçük karar anlarına sızar. Okulda düşük not alan bir çocuğu düşünelim. İlk refleks çoğu zaman benzerdir: Sınav zordur, öğretmen adaletsizdir, süre yetmemiştir. Satrançla yoğrulmuş bir çocuk ise durur ve düşünür. “Nerede hata yaptım?” Bu soru çocuğu suçlamaz; geliştirir. Çünkü çözümün kapısını aralar. Hataları gizlemek yerine görünür kılar. Görünen hata ise düzeltilebilir.

Kaybetmeyi öğrenmek, yalnızca duygusal dayanıklılık kazandırmaz, aynı zamanda sabrı da öğretir. Satrançta her maç kazanılmaz, her turnuva iyi geçmez. Bazen haftalarca çalışılan bir açılış tek bir hatayla çöker. Bu iniş çıkışlar, çocuğa hayatın doğrusal olmadığını gösterir. Başarı ile başarısızlık arasındaki mesafenin bazen tek bir hamle kadar kısa olduğunu fark eder. Bu farkındalık, çocuğu kibirden de korur, umutsuzluktan da. Bir diğer önemli dönüşüm, öfke kontrolünde gözlemlenir. Satranç oynayan çocuk, öfkesinin oyunu daha da kötüleştirdiğini yaşayarak öğrenir. Sinirlenen çocuk daha hızlı oynar, daha çok hata yapar ve kaybı derinleştirir. Bu, son derece net bir geri bildirimdir. Kimse uzun uzun anlatmaz. Tahta öğretir. Zamanla çocuk şunu fark eder: “Duygularımı yönetemezsem, düşünemem.” Bu farkındalık, ileride karşılaşacağı birçok zor durumda onu ayakta tutar. Ebeveynler sıkça “Çocuğum çok hassas, kaybetmeye dayanamıyor.” der. Oysa çoğu zaman mesele hassasiyet değil, deneyim eksikliğidir. Kaybetmeyen çocuk, kaybetmeyi öğrenemez. Satranç, bu deneyimi çocuğa dozunda ve güvenli bir biçimde sunar. Ne küçümser ne abartır, olanı olduğu gibi bırakır. Bu da çocuğun duygularıyla sağlıklı bir ilişki kurmasını sağlar.

Akademik hayata yansımasına gelince… Kaybetmeyi öğrenen çocuk, yanlış yapmaktan korkmaz. Yanlış yapmaktan korkmayan çocuk, öğrenmeye daha açıktır. Sınıfta parmak kaldırmaktan çekinmez. Deneme sınavlarında pes etmez. Bir soruyu yapamadığında defteri kapatmaz. Çünkü zihninde yer eden temel bir cümle vardır: “Kaybetmek, bitmek değildir.” Bir velinin şu sözünü sıkça hatırlarım: “Eskiden yanlış yaptığında ağlardı, şimdi soruyor.” Aslında her şey bu cümlede gizlidir. Soru soran çocuk, öğrenen çocuktur. Satranç, çocuğun ağlamasını tamamen ortadan kaldırmaz belki, ama ağlamadan sonra ne yapacağını öğretir: ayağa kalkmayı, düşünmeyi ve yeniden denemeyi. Kaybetmeyi öğrenen çocuk, kazanmaya da daha sağlıklı yaklaşır. Zafer sarhoşluğu yaşamaz, rakibini küçümsemez. Çünkü bilir ki bugün kazanan, yarın kaybedebilir. Bu denge, karakterin omurgasını oluşturur. Hayatta en çok tökezleyenler, hep kazanmaya alışmış olanlardır.

Satranç masasında kaybetmeyi öğrenen çocuk, hayatta yıkılmaz. Sarsılır belki, ama dağılmaz. Ayağa kalkmayı bilir. Çünkü düşmenin ne olduğunu, güvenli bir ortamda deneyimlemiştir. Bu kazanım  hiçbir ders kitabında yazmaz.

Tüm Bloglar

Diğer Blog Yazıları

Satranç ve Çocuk: 4. Bölüm
Makale

Satranç ve Çocuk: 4. Bölüm

Düşünmeyi Öğrenen Çocuk: Akademik Zekânın Sessiz Güçlenişi

Devamını Oku
Satranç ve Çocuk: 3. Bölüm
Makale

Satranç ve Çocuk: 3. Bölüm

Tahtada yalnız, hayatta güçlü: özgüven ve sorumluluğun inşası

Devamını Oku
Satranç ve Çocuk: 1. Bölüm
Makale

Satranç ve Çocuk: 1. Bölüm

Oyun mu, Zihinle İlk Temas mı?

Devamını Oku