Bu altı bölümlük yazı dizisi, çocukların satrançla ilk tanıştıkları andan itibaren yaşadıkları zihinsel, duygusal ve kişisel dönüşümü anlatmak için kaleme alındı. Bir eğitimci olarak sınıfta, turnuva salonlarında ve ailelerin bakışlarında gözlemlediğim değişimleri satırlara döküyorum. Satranç burada yalnızca bir oyun değil; düşünmeyi, sabretmeyi ve karar almayı öğreten bir yaşam pratiği olarak ele alınıyor. Yazılar, akademik bilgileri sahadaki gerçek deneyimlerle buluşturuyor. Her bölümde, birçok velinin kendi çocuğunda fark ettiği ancak adını koyamadığı değişimlere ayna tutuluyor. Kazanmanın değil gelişmenin, sonucun değil sürecin önemi vurgulanıyor. Bu seri, “satranç ne kazandırır?” sorusundan çok, “çocuğu nasıl dönüştürür?” sorusunun peşinden gidiyor.
Çocuğum satrançla ilk tanıştığında, açık konuşmak gerekirse, ben de çoğu ebeveyn gibi bunun yalnızca bir oyun olduğunu düşündüm. Taşlar dizilecek, birkaç hamle yapılacak, biraz eğlenilecek ve konu kapanacaktı. Sonuçta çocuktu; oyun oynaması gerekiyordu. Ancak kısa sürede şunu fark ettim: Bu oyun, evdeki oyuncaklardan çok farklıydı. Çünkü satranç masasına oturan çocuk, ayağa kalktığında aynı çocuk olmuyordu. İlk derslerden sonra gözle görülür bir değişim elbette olmadı. Zaten mucize beklemek gerçekçi değildi. Fakat küçük detaylar kendini göstermeye başladı. Daha önce bir işi yarım bırakıp başka bir şeye yönelen çocuğum, bir sorunun başında biraz daha uzun süre durmaya başladı. “Bir dakika” demeyi öğrendi. O “bir dakika”, sandığımızdan çok daha kıymetliydi. Çünkü düşünmenin başladığı an tam olarak orasıydı.
Satranç, çocuğa daha ilk günden sessiz bir mesaj verir: Acele edersen bedelini ödersin. Bu, bağırarak verilen bir ders değildir. Kimse çocuğu azarlamaz. Tahta konuşur. Yanlış hamle yapılır ve sonuç kendiliğinden ortaya çıkar. Çocuk, neden–sonuç ilişkisini ezberlemez; onu bizzat yaşar. Eğitimde kazandırılması en zor becerilerden biri olan bu ilişki, satrançta fark edilmeden yerleşir. Veliler sıkça “Hocam, satranç çocuğumu zeki yapar mı?” diye sorar. Bu soru hep ilgimi çeker ama cevabı çoğu zaman beklentileri karşılamaz. Satranç çocuğu zeki yapmaz. Satranç, çocuğun sahip olduğu potansiyeli kullanmayı öğretir. Zekâ doğuştan gelen bir özellik olabilir; ancak düşünme bir alışkanlıktır. Satranç da tam olarak bu alışkanlığı inşa eder. İlk zamanlarda taşları tanırken sabırsızlanan çocuklarla karşılaşılır. At neden böyle gider, fil neden çapraz hareket eder, piyon neden geri dönemez… Bu sorular masum görünür, fakat aslında çocuk zihinsel sınırları test ediyordur. Hayatta da her şey istediğimiz gibi işlemez. Satranç, bu gerçeği erken yaşta kabullendirir. Her taşın bir rolü vardır ve her rol her işi yapamaz. Çocuk bunu öğrendiğinde, kendi sınırlarını da daha sağlıklı tanımaya başlar. Evde ders çalışırken daha önce hemen vazgeçen bir çocuğun, bir soruya ikinci kez bakmaya başlaması tesadüf değildir. Satranç, “ilk denemede olmazsa bırak” anlayışını sessizce siler. Yerine “bir daha düşün” refleksini yerleştirir. Bu refleks yalnızca matematikte değil, hayatın her alanında işe yarar.
Bir diğer dikkat çekici değişim, çocuğun kurallarla kurduğu ilişkide ortaya çıkar. Satrançta kurallar tartışmaya açık değildir. Piyon geri gidemez, şah şahın yanına gelemez. Bu netlik çocuğa güven verir. Kuralların olduğu yerde kaos azalır. Evde, okulda ve sosyal hayatta… Kurallı oyun oynayan çocuk, kuralsız bir hayata daha hazırlıklı olur. Çünkü sınırları bilir. Birçok ebeveynin fark ettiği fakat kelimelere dökemediği bir durum daha vardır: Satranç oynayan çocuk, kaybettiğinde farklı kaybeder. İlk zamanlarda ağlar, kızar, masadan kalkar. Bu son derece doğaldır. Ancak zamanla şunu öğrenir: Kaybetmek dünyanın sonu değildir. Hatta çoğu zaman öğreticidir. İşte bu nokta, çocuğun duygusal gelişimi açısından son derece kıymetlidir. Çünkü hayatta kimse sürekli kazanmaz. Bunu erken yaşta öğrenen çocuk, ileride hayal kırıklıklarıyla daha sağlam baş eder.
Ders başarısına gelince… Satranç mucizeler yaratmaz. Notları bir gecede yükseltmez. Ancak zemini düzeltir. Dikkat süresi artar, yönerge takip becerisi gelişir. Öğretmenin “önce soruyu oku” uyarısı havada kalmaz. Satranç okuma alışkanlığı kazandırmayabilir, fakat okuduğunu anlamanın önemini çok net öğretir. Çünkü yanlış anlaşılan bir pozisyon, kaçınılmaz olarak yanlış hamleye götürür. Bir velinin yıllar önce söylediği bir cümleyi hiç unutmuyorum: “Hocam, çocuğum artık ‘ben düşündüm’ diyor.” Bu ifade, satrancın en sade özetidir. Düşünmek bir eyleme dönüşmüştür. Çocuk, rastgele davranmadığını fark eder. Karar aldığını hisseder. Bu his, özgüvenin en sağlıklı hâlidir.
Satrançla ilk tanışma, çocuğun zihninde sessiz bir kapı aralar. O kapının ardında ne olacağı, çocuğun yolculuğuna bağlıdır. Ancak şunu net söylemek mümkündür: O kapı bir kez açıldığında, hiçbir şey tamamen eskisi gibi kalmaz. Çünkü çocuk artık sadece oynamıyordur. Düşünüyordur. Düşünmeyi öğrenen bir çocuk, hayatın karşısına her zaman bir adım daha hazırlıklı çıkar.