Bir oyunun gerçekten bitip bitmediğini anlamak için hakeme, skora ya da alkışların yüksekliğine bakmaya gerek yoktur. Taşlara bakmak yeterlidir. Hepsi aynı kutuya giriyorsa oyun bitmiştir. Girmiyorsa, biri hâlâ oyunun devam ettiğine inanıyordur ya da daha kötüsü, oyunun kendisi için hiç bitmemesi gerektiğini düşünüyordur. Satranç bu konuda acımasız derecede nettir. Şah da piyon da vezir de kale de oyun bittiğinde yan yana konur. Kimse kazandığı için ayrı durmaz, kimse kaybettiği için saklanmaz. Tahta, oyunun sonunda herkesi eşitler. Satranç bize şunu öğretir: Güç, oyunun içindedir; oyunun dışında değil. Oyun bittiğinde taşların değeri değil, oyunun nasıl oynandığı hatırlanır. Çünkü satranç, sonucu değil süreci ahlaki bir ölçü hâline getirir.
Toplumlarda ise bu netlik yoktur. Bazı insanlar için oyun hiç bitmez. Maç biter, düdük çalar, perde kapanır ama onlar hâlâ sahnededir. Kurallar, adalet ve eşitlik yalnızca mücadele sürerken hatırlanır. Oyun bittiği anda ayrıcalıklar devreye girer. Kazananlar, oyunun sonunda kuralları yeniden yazmaya başlar. Hesap sorulmaz, bedel ödenmez. “Şimdi sırası mı?” denir, “Geçmişe takılmayalım” denir. Hafıza, huzuru bozan bir yük gibi gösterilir. Oysa rahatsız eden şey geçmiş değildir; geçmişle yüzleşmekten kaçma isteğidir. Hatırlayan toplum hesap sorar, hesap soran toplum ise konforu bozar. Bu yüzden konforunu kaybetmek istemeyenler, önce hafızayı hedef alır.
Satrançta böyle bir tablo hayal bile edilemez. Kazanan taşlar bir köşeye, kaybeden taşlar başka bir köşeye konmaz. Çünkü satranç şunu bilir: Oyunun anlamı, sonuçtan sonra da korunmazsa oyunun kendisi anlamsızlaşır. Oyun sadece kazanmak için değil, bitirmek için oynanır. Bitirmek, oyuna ve rakibe saygının en temel göstergesidir. Toplumda ise kazananlar oyunu uzatır. Gücü kalıcı hâle getirmek ister. Oyun bittiği hâlde yeni oyunlar icat edilir, yeni masalar kurulur, eski hesaplar ertelenir ama yalnızca bazıları için. Herkesin defteri kapanmaz. Bazı defterler özellikle açık tutulur. Böylece oyun, adil bir mücadele olmaktan çıkar; sürekli avantaj üretmeye yarayan bir düzene dönüşür. Kurallar oyunu korumaz, güçlüleri korur.
Bu noktada adalet, bir ilke olmaktan çıkar; bir dekor hâline gelir. Gerektiğinde vitrine konur, gerektiğinde kaldırılır. Satrançta ise kural ya vardır ya yoktur. Kime uygulanacağı tartışılmaz. Toplumda tam da bu yüzden çürüme sessiz ilerler. Kimse oyunun bozulduğunu yüksek sesle söylemez, çünkü herkes bir gün o bozukluktan faydalanabileceğini düşünür. Böylece herkes biraz susar, biraz görmezden gelir ve sonunda oyunun kendisi ortadan kaybolur.
Gençler bu tabloyu en hızlı ve en çıplak hâliyle fark eden kesimdir. Onlara “Çalış, çabala, kurallara uy” denir. Emek yüceltilir, sabır öğütlenir, ahlak anlatılır. Ama oyunun sonunda kimlerin kutuya girmediğini de görürler. İşte tam bu noktada bir kırılma yaşanır. Bu yalnızca bireysel bir hayal kırıklığı değildir; toplumsal bir kopuştur. Çünkü adil bir oyunda kaybetmek bile öğreticidir. İnsan neden kaybettiğini bilir ve bir sonraki oyuna daha bilinçli döner. Ama adaletsiz bir oyunda kazanmak bile içi boş bir başarıya dönüşür. Gençler bunu sezgisel olarak hisseder veya oyunu terk ederler ya da oyunu bozmayı öğrenirler. İlki umutsuzluktur, ikincisi çürümenin öğrenilmesidir. İkisi de toplum için ağır bir bedeldir.
Bu yüzden gençlerin sessizliği çoğu zaman yanlış yorumlanır. Oysa bu sessizlik tembellikten değil, inanç kaybından doğar. İnsan, adil olduğuna inanmadığı bir oyuna ruhunu koymaz. Satrançta herkes oyuna başlarken kurallara güvenir. Toplumda bu güven kaybolduğunda, oyun devam etse bile kimse gerçekten oynamaz. Herkes idare eder, herkes korunur, herkes bir sonraki hamlenin sorumluluğundan kaçar.
Satrançta oyun bittikten sonra kimsenin eli taşta kalmaz. Toplumda ise bazı eller hiç kalkmaz. Gücü bırakmayan, hesabı kapatmayan, aynı masada kalmak isteyenler yüzünden oyun sürekli yarım kalır. Oysa bitmeyen oyun, adaletsiz oyundur. Adaletsiz oyun kimseyi büyütmez; yalnızca çürütür. Oyun bitince aynı kutuda toplanmayanlar şunu anlamaz: Kutuya girmemek büyük olmak değildir. Kutuya girmemek, oyunun ruhunu inkâr etmektir. En acı gerçek şudur: Oyun bitince aynı kutuda toplanmayanlar, sonunda oyunsuz kalır. Çünkü kimse, sonucu olmayan bir oyunu uzun süre oynamak istemez.